8 Nisan 2025 Salı

YEDİNCİ SEZONU BEKLERKEN: BLACK MIRROR VE ALTINCI SEZON KRİTİĞİ

 



Black Mirror’un izleyiciyi etkilemesinde rol oynayan temel nedenlerin başında hipere kaçmayan teknolojik ilerlemenin gündelik yaşantıya uyarlanması ve gelişen medeniyet koşulunu aktarmasıydı. Simülasyon, kontank lensler, makineler veya suretler zaten yakın geleceğin mümkün olan yaşamsal alışkanlıklarıydı. Bilimkurgu izlemeyen bir kişi bile teknolojik ve bilimsel bazı makalelere göz atacak olsa aşağı yukarı bu yeni yaşamı tahmin edebilirdi. Farklı konularıyla hiçbir zaman ideal ya da ideal olmayan hayat algısı kesin olarak işlenmemeye gayret edilmişti. Bu kült yapımın altıncı sezonu ise alışılmamış bir Black Mirror profilini doğurdu. 


Bilimkurgudan Fantastik Gerilime Değişen Black Mirror


Bu makale Black Mirror ile ilgili bölümlerin detaylı analizini içermemektedir. Sanat eleştirisi olmayacak çalışma Black Mirror penceresinden bu yapımın dönüşüm evresini tartışmaya açacaktır. Beş bölümden oluşan son sezonun birinci ve üçüncü bölümleri teknoloji ağırlıklıdır. Birinci bölüm çok tartışılan simülasyon konusunu işlemekle simülasyon içinde simülasyon gibi farklı bir kurgusal hikaye öne sürmüştür. Üçüncü bölüm ise evlerinden uzak iki astronotu konu almaktadır. Astronotlar birkaç yıl sürecek uzay görevindeyken evlerinde aile yaşantılarının olağana uygun devam edebilmesi için bire bir üretilen replikalarını günün belirli saatlerinde kontrol ederek bu haliyle dünyadan çokta kopuk olmamaktadırlar. Görevli astronotlardan birinin ailesi replika karşıtı bir tarikat tarafından katledilince teselli için diğer astronotun suretini ödünç alınca ise duyusal ve etik bazı karışıklıklar yaşanacaktır. Son sezonun diğer bölümleri ise teknoloji dışındaki vurguları içerir. Bu bakımdan özellikle dört ve beşinci bölümler farklı profiller çizer. Kurt ve canavar karışımı bir yaratığa dönüşen kadın ile İblislerden bir türün dünyayı ziyaretiyle bir kadın arasında başlayan yakınlığın bilimkurguyla hiçbir ilgisi yoktur. Ayrıca altıncı sezonun ilk bölümü dışındaki bölümlerde bol kan temasının yer almasıda farklı bir tür gerilime işaret eder. Black Mirror, yakın geleceğin popülasyonunu anlatan teknoloji motifli bir yapım olmaktan çıkarak, gerilim bezeli fantastik bir evrene açılan pencere halini almıştır. Bu senaryo farklılığının konu temasının tükenmesiyle ilgisi bulunmaz. Çünkü bilimkurgu hacmi bilinmeyen ve bu sebeple sonsuz denilen okyanus gibidir. Pekâlâ bu okyanusun farklı derinlikleride tükenmeyecek kadar yapıma aktarılabilir. İzleyicinin değişen profilinin de gerilim ağırlıklı beğeniye açık olduğu teorisi Black Mirror klasik seyirci kitlesiyle çok örtüşmez. Onlar şaşırmak isterken şaşkınlıklarına sebep olacak hikaye örgüsünün olumlu ya da olumsuz mu olduğunu değerlendirmeyi beklerler. 

Black Mirror konsept değişikliğinde umulanla ilgili marjinala yakın bir teorimiz daha mevcut. Bu ise artık giderek fantastik bir dünyada yaşamaya başladığımız gerçeğiyle örtüşüyor. Genç kitleler bireyci ve anlık olsalar bile sosyal hayatlarında bilerek ya da bilmeyerek antik döneme ait paganik ritüelleri yaşatmaktadırlar. Artık insanlar daha çok boyut kapısı, saklı sır, gizli hazine, kutlu bir peygamberin korunan hazinesi temalı söylencelerin alıcısı durumundalar. Bu durum yalnızca Türkiye için değil dünyanın ekseriyetini kapsamaktadır. Fantastik algıyla bilimkurgunun örtüştüğü bir yerde var. Bilimin çözebildiği sorunlar artık sıradanlaşırken geçerli dönem için yanıt bulunamayanlar ise metafizik olarak adlandırılır. Bu tanım zaten fantastiğe uygun olandır. İnsanlar pozitivizmi keşfetselerde metafizik alışkanlıklarından hiç vazgeçemediler. Hatta bilimin bir noktadan sonra fantastik olana yol açacağı en kuvvetli komplocu bakışın arasında yer almıştır. Bilim hibrit canlıları var edebilir ya da bilinmez bir âleme kapı açabilir. Marvel yapımlarının son dönemde hem fantastik hem de bilim kurgusal yanının bulunmasıda bu teoriyi destekler. Bugüne kadar farklı senaryolarla soru işaretleri uyandıran Black Mirror yapımcısı sizce bu kavrama inanmış ve bu yolda bir adım atmış olabilir mi? Bilim kurguyla fantastik dünyanın karıştığı bir düzlemde, canavarlar, iblisler, ışık bedenler, dünya dışı canlılar eksik olmazsa kurgusal bilimden ve dolaylı olarak teknolojiden uzaklaşıldığı öne sürülebilir mi? Rönesans dönemi aklın ve bilimin doğuşuna rağmen parapsikolojinin bazı kesimlerce esas bilim kabul edildiği düzeni yapılandırmıştır. Günümüz için ikinci Rönesans benzetmesi yapılacak olunursa Black Mirror, bilinmeyen gizle bekleneni buluşturan ve zihinleri hazırlayan yeni bir aydınlanmanın eseri olarak yorumlanabilir mi? 

9 Eylül 2024 Pazartesi

ŞAİRLERİN TANRISINDAN PROMHETECİ BAŞ KALDIRIYA: KAOS DİZİSİNİN İNCELEMESİ

 

Kaos, Antik Yunan mitolojisine dayalı bir sistemin günümüzde modern toplum nezdinde yaşadığı durumda nasıl bir yaşantının ve sonucun ortaya çıkacağını mizahi tonla açıklamaya çalışmaktadır. Antik Yunan mitolojisindeki Tanrı kavramı dönemsel olarak farklılık göstermektedir. Örneğin Platon’un Tanrısı güzelliklerin ve iyiliklerin kaynağıdır ve bu sebeple Platon bazı anlatılarda Peygamber olarak bile ilan edilmiştir. Ancak Homeros ve Hesiedos’un ortaya koydukları Tanrı profilleri, Şairlerin Tanrısı anlatısını oluşturmaktadır. Onlara göre Tanrılar bir şekilde var olmuşlardır. Buradan aslında bu figürlerin ezeli olmadıklarını anlıyoruz. ‘Kaos’un sonrası Tanrısal düzendir ve Kaos öncesi bilinmemektedir. Tanrılar, antopomorfik özellikleriyle aynı insan görünüşünde varlıklardır. Buna göre insana ait benzer özellikleri yansıtmaları doğal olandır. Yerler, içerler, gezerler, insanlar arasında bulunurlar hatta bazen ahlaksızlık ederler. İşte bu özellik Kaos dizisinde gayet açık biçimde işlenmiştir.

Dizide Tanrıların Kralı Zeus, son derece narsist, keyfine ve düzenlediği partilere düşkün biri olarak tarif edilir. Olymposçu bu Tanrı Krallığında, insanlar, Tanrıların umurlarında bile değildir, öyle ki bazen zevk ve sefadan asli sorumluluklarını bile yerine getiremezler. Bu bir nevi acizliktir. Tanrı klanında cinsellik ve ensest doğal olandır ve bu öğreti başta mısır olmak üzere antik toplumlarda görülmüştür. Örneğin Mısır Kralı olan Firavunlar kimi zaman kız kardeşleriyle nikah yapmışlardır. Bugün sapkınlık olarak addedilen bu davranışın temel sebebi yönetimin tanrısal bir erkle seçilmiş soya verilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu soy, normal insanlarla nesillerini devam ettirmek yerine aynı gene sahip aile bireyleriyle üremeyi tercih ettirmektedirler. Günümüzde bazı ezoterik gruplar bu davranışı tekrarlamaktadır.

Antik Yunan’da en önemli dini kaidelerden beri yazgıdır ve herkes yazgıya boyun eğmek zorundadır. Buradaki herkes vurgusunun içerisinde tanrılarda bulunmaktadır. Yani Tanrılar yazgıdan kaçamazlar. Zaten bu durum yapımda güzel bir biçimde işlenmiştir:

‘’Bir çizgi belirir

  Düzen zayıflar

  Aile devrilir

  Kaos başlar’’

Yazgı ve kehanet kavramları asırlar boyunca tarihte karşımıza çıkmıştır. Örneğin Lidya Kralı Kroses bile Pers Kralı Kiros’a stratejik bir zorunluluktan ziyade kehanete dayanarak savaş açmıştır. İbrani mitlerinin en temelinde ise yine kehanetler bulunur. İbraniler bu sebeple kendilerini kehanetten kurtaran Kiros’u, Yahudi olmamasına rağmen Mesih olarak kabul etmişlerdi. Yahudiler günümüzde kehanetlere dayanarak Armagedon’a hazırlanmaktadır ve İncil kehanetlerinden beslenen Evanjelisler ise bu çabayı desteklemektedir. Türkiye’de son dönemde İbnül Arabi ve Müştak Baba kehanetleri çalışmalarıyla ilgili eğitimlerin yanı sıra danışmanlık hizmetleri verilmeye başlandı. Arkaik insandan günümüz yaşantısına inançlar, kültürler bir biçimde kehanet kavramıyla içli dışlı olmuştur ve kehanetler dinler kadar güçlüdür.

Yeniden diziye döndüğümüzde, Aile en tepedeki tanrısal eliti anlatır. Bu kehanete göre Zeus’un krallığı devrilecektir ve bunu engellemenin tek yolu kehanetlerin boşa çıkabileceğini göstermektir. Bunun için bir devlet başkanının kehanetine direnmesi telkin edilir. Çünkü insan bile kehanetinden kaçabiliyorsa, bu kaçış tanrılar için de mümkün olacaktır.

Kaos’ta çizilen sistemde tanrılar insanlarla iç içe yaşayabilirler ve istedikleri zaman onların aralarına karışarak yönlendirir ve iletişim kurarlar. Aslında burada ciddi bir teorinin izlerini görmekteyiz. Eğer Hıristiyanlık yayılmasıydı ve mitoloji ya da Antik Yunan dini bugün ki bazı toplumlarda ana inanç kümesini oluştursaydı nasıl bir yaşantı ortaya çıkabilirdi? Ateist argüman bu teoriyi yıllarca işledi ve özellikle Türkiye’nin bazı zihinsel atılımları yapamamasının sebebi olarak mensubu olduğu din gösterildi. Bu argümana hiçbir zaman katılmadım ve Türk toplumunun genel olarak Müslüman olmaması durumunda Hindistan benzeri bir yapıda olabileceğini öne sürdüm. Dizi aslında bu karşı argümanımı Hıristiyan toplumu için uyarlamış. Çünkü semavi dine mensup olmayan toplum gayet dindar bir yaşantı sürmektedir. Bu dinin inkarcıları azınlıkta olmakla birlikte, devlet merasimleri bile yoğun dini sembol ve törenler eşliğinde gerçekleştirilmektedir. Tanrı adına dikilen anıtlar ve tapınaklar olduğu gibi kendilerini Tanrıça Hera’ya adayan rahibeler dilsiz bir yaşantıyı tercih ederler. Yani onlar sır saklayan birer dinleyicidirler ve dillerinden vaz geçerler. Yönetim yapısından, sosyal ilişkilere bu denli dini hissettiren bir ayrıntı paganizmin hiçte seküler olmayacağını gösterir. Bu durum bir teoridir ancak gerçekten dinlerin baskınlıkları mukayese edildiğinde antik dönemdeki inançların hiçte insanlara ve topluma karışmayan tarafları yoktur.

Kaos’ta yer alan vurucu detaylardan biri ise öldükten sonra ne olacağı hakkındaki öğretidir. İnsanlar tanrılara layık bir yaşantı sürerek öldüklerinde, varisleri ağızlarına sikke yerleştirerek gömer ve diğer boyuta geçen insanlar ‘Çerçeve’ adlı bir yapıdan geçerler. Çerçeve, semavi dinlerdeki sırat ya da son kapı olarak düşünülebilir. Böylelikle insan yenilenmiş olur yani ruhu dünyaya bir kez daha gönderilecektir. Reenkarnasyon inancı günümüzde yaşanmaya devam etmektedir. Ancak bu ayrıntıda aslında insanlar büyük bir tezgahın içerisine düşürülmüşlerdir. Çünkü yenilenme diye bir şey yoktur ve ruhları sıvılaştırılarak Tanrı gıdası olarak kullanılmaktadır. Aslında insanlar bir illüzyona sevk edilmişlerdir. Onlar ibadet ve daha çok Tanrılara layık olabilmekle kendilerini oyalarlar ve karşılığında ise yalnızca hiçliğe sahip olacaklardır. Bu anlamıyla semavi dinlere kuvvetli bir gönderme yapılmaktadır.

İnsanlar iyi birer kul olmaya çalışırlar. Hatta ahlakın kaynağı çoğu felsefi yaklaşımda din ya da Tanrı’dır. Ahlak insanlar tarafından icat edilmez, Tanrı bu kavramı yaratmış ve insanlara öğretmiştir. Gerisi insanın özgür iradesine kalmıştır. Bu durumda ahlaklı olmak bile oldukça önemli bir anlam ifade eder çünkü Tanrısaldır. İyi ve ahlaklı insan sonsuz cennetle mükafatlandırılacaktır. Kutsal kitaplar, peygamberler, mucizeler, azizler-veliler, kerametler, tarikatlar ve cemaatlerle bezeli bir dinin pek çok kuralı ve anlatısı vardır ve insan bu dünyayı geçici bir bekleme salonu olarak kabul ettiği takdirde kurtuluşa erecektir. Kurtuluş yalnızca kutsal kitap ve peygamberle değil mürşid ve uygulamalarının da dahiliyetinden müteşekkil bir inançla sağlanabilir. İyi de ya her şey bir algıdan ibaretse?

Ateistlerin ve deistlerin savunduğu görüşlerin başında zaten öldükten sonra bir yaşamın olmadığı gelmektedir. Bu savunu semavi dinlere mensup bazı kişiler tarafından bile kimi zaman akılda tutulmaktadır. İnsanlar, ibadetlerle, ritüellerle, yapay kavramlarla oyalanıyor olabilirler mi? Öldükten sonra yaşam yoksa ya da ilahi güç sözünden bir şekilde vaz geçtiyse? Tabii ki bu sorular yıllardır tartışılıyor ve herkesi bağlayıcı bir cevap verilemiyor. Çünkü tecrübe etmediğimiz bir şeyi kesin olarak bilemeyiz ancak imani olarak kabul ederiz. Bu ayrıntının, mitoloji teması içerisine yedirilerek dizide sunulması bu konuların felsefede yeniden tartışılmasını getirmektedir.

Neredeyse olağanüstü efekte dayalı hiçbir sahnenin yer almadığı yapımda izleyiciler insan görünümlü ve davranışlı ‘’Tanrılarla’’ çok kolay biçimde ilişki kurabilmektedirler.

Zeus’un varoluşsal sancıları, varlık hakkındaki sorgulamaların tanrılar nezdinde de geçerli olduğunu gösterir. Hem ‘öbür dünyadan’ hem de fiziki dünyadan başkaldırıların gözükmesiyle yerleşik dini protesto eden koşullara gidilecektir. Üstelik bu koşullar Zeus’a yakın kişilerce (Medusa gibi) de desteklenmektedir.

Özellikle Yunan kültürüne kaynaklık eden ya da beslenen Ortadoğu coğrafyasında oluşan devletlerde inşa edilen Tanrı figürü, devletlerin sivil din anlayışlarına göre Zeusvari bir perspektifte güçlü, daha da güçlü, en güçlü olarak anıldı. Tarihsel mitlerdeki akıl ve aydınlanmacı Promethe dışlandı. Devletler haklı ya da bilgili olmaya değil daha güçlü olmaya gayret ettiler ve feodal yapılarda bu özelliğe sahip olarak biçimlendiler. Ancak dizide Promethe zincirlerinden kurtulmuş ve Zeus’un tahtına oturmuştur. Dünya’da bir süredir estirilen bilim ve teknolojinin her şeye meydan okuduğu sorgulayıcı düzende, artık güncel yerleşik inançların sarsılacağı ya da sarsılmak isteneceğinin mesajı verilmiş olunabilir mi? Gençleri kapsayan inanç anketlerinin yayınlanmaları ve durumun semavi inançlar nezdinde hiçte iç açıcı bir mahiyette bulunmaması bir yönüyle kurgusal bir algı da olsa geleneksel dönüşüyor ve inançların içerisinden yeni inançlar türemeye devam ediyor.

 

 

 

 

 

 

11 Şubat 2024 Pazar

'KUBRA' ARACILIĞIYLA TEKNO DİN VE SEÇİLMİŞLİK OLGUSUNU YENİDEN DÜŞÜNMEK

 

Kübra, seçilmişlik, inancın önemli kavramları gibi konuların farklı biçimde analiz edilmesini gerekli kılmıştır. Yapım gerek dinler tarihinin en önemli kurumu Peygamberlik mevkii ve gerekse gelecekteki dinsel motiflerle ilgili konuların yeniden üzerinde durulmasını gerektirmiştir.

Peygamberler vahiy meleği aracılığıyla Tanrı’nın buyruklarını edinmekte yani vahiy almaktadırlar. Her peygamberin destekçileri bulunduğu gibi karşıtları da vardır. Karşıt gruplar genellikle peygamberleri sahtekarlıkla suçlamışlardır. Sonraki asırlarda bilgi ve kuramların gelişmesiyle daha farklı eleştiriler ya da teoriler ortaya koyulmuştur. İlki ruhi sorunlar yaşadıkları iddiasıdır. Ya peygamberler mistik bir alemle içli dışlı olmak yerine seçildiklerine inanıyor ve iddialarını sürdürüyorlarsa? Şizofreni ve narsist kişilik tanıları bu durumda onlara atfedilmeye çalışılmaktadır. İkinci durum ise peygamberler bazı mesajları alsalar bile bu mesajların kaynağının gerçek tek ve benzersiz Tanrı olduğu nasıl bilinebilir? Özellikle New Age dini ya da dinselleşme eğilimli yapılanmalar Uzaylı Tanrı fikrini artık iyice olgunlaştırmıştır. Anunnaki, Rael, Orthon fark etmeksizin hangi ada sahip olurlarsa olsunlar insanları var edip olgunlaştıranın uzay kaynaklı medeniyet olduğuna inanılmaktadır. Kübra isimli dizide uyarıcı karakterin Tanrı zannettiği gücün aslında teknoloji temelli bir uygulama olması Antik Astronotlar görüşünü yeniden gündeme getirmiştir.

Hemen her din Altın Çağ inancında bir kurtarıcı beklemektedir. Genel adlandırılmalarıyla Mesih ya da Mehdi peygamber olmamakla birlikte bu kurtarıcının makamını ifade eder. Evanjelizm ve Siyonozim gibi siyasete de yön veren akımların mihenk taşını Mesih beklentisi oluşturur. Bu durumda ileriki dönemde kurtarıcı kimliğine bürünecek bir kişi de yapay zekâ tarafından yönlendirilebilir. Teknoloji ve biyolojinin hibritleşmesi bu yeni hibritin ise kesintisiz internete entegresi gelişmiş algoritmaların etkisini güçlendirecektir. Bu güçlü algoritma belirlediği kişinin seçilmişliğini destekleyebilir ya da kendisini seçilmiş olarak sunabilir. Bu durumda değerleri mutlaka iç ve dış politikada kullanan devletler direnç gösterebilirler. Her mistik gurunun her şeyi göze alan mensupları bulunur ve bu mensuplar yeri geldiğinde sistemle çatışmaktan asla çekinmezler. Kübra isimli yapımda da ana karakterin mensupları polisle çatışmaya girmektedirler. Üstelik bu mensuplar o ana kadar kendi hallerinde yaşayan sıradan ve tehlikesiz vatandaşlardır. Devletin dini yönlendirici olarak kabul ettiği ülkelerde devlet dışı ya da karşıtı bir klavuza yer bulunmamaktadır. Yüzlerce yıllık Türk siyasi tarihinde birçok mesih, mehdi, tarikat ya da cemaat önderi belirmiştir. Devlet tehlikeyi kabul ettiği an hepsini yok etmiştir. Karizmatik liderliğin merkezi siyaset ve devletle çatışmayacağı muallaktır. Dinlerin beklediği kurtarıcı bir gün gerçek anlamda belirse bu kurtarıcıya yapay zekâ sistemi savaş açabilir ya da biat edebilir. İlk durumda gerçek ve sanal kurtarıcıların cemaatleri oluşacak ve yeni bir çatışma başlayacaktır. İkinci durumda ise güçlü bir ittifaka devlet mekanizmaları da destek verebilecek bu durumda ise inançsızlar büyük risk altında bulunacaklardır. Böylece liberal değerlerin sarsıldığı bir düzen oluşur.

Yapay zekânın Tanrı ya da kurtarıcılığının kitleler nezdinde ilk etapta nasıl karşılanacağını bilemiyoruz. Çünkü o mükemmelliğine rağmen insan yapımıdır ve fantastik ögelerden, mucizelerden uzaktır. Mucize, keramet, belirsizlik ve bilinmezlik olmadan bir Tanrı’nın kabul edilmesi insanlık tarihinde görülmemiştir. Ancak bu yorumu sahip olduğumuz alışkanlıklara dayanarak yapabiliyoruz. Onlarca yıl sonra doğacak nesillerin mucize tanımları belki de istedikleri bilgiye doğru olmasa da ulaşabilmeleri ya da sanal gerçekliklerinde yaşamaları olacaktır. Sonuçta ‘’Kübra’’ geçmişin ve geleceğin dini ögeleriyle yeniden yüzleşmemizi sağladı. Yapımcıların muhtemelen bu denli derin bir tartışma ortamı oluşturma niyetleri yoktu. Ancak din ya da teknolojiye dahil küçük emarelerin bilgi sorgulamalarını getirmesi gelişmiş bir vizyondur. Din, tebliğ, kurtarıcı ve süper teknolojinin birleştiği bir ortam insanın zihin dünyasını altüst eder. Çünkü mevcut insan bile neyin ne kadar doğru olduğunu hangi seçeneğin peşinden gitmesi gerektiğini bilmemektedir. Göz önünde bulundurulması gereken bir hususta bilinmezliği yönetmek isteyen din-teknoloji şirketleri yeni projeler üretmek isteyeceklerdir.

29 Ocak 2024 Pazartesi

ŞEYTAN'IN AVUKATI: GNOSTİK LUCİFERİST ÖĞRETİYE SAVAŞ AÇAN MESİHÇİ BİR YAPIMIN ANALİZİ

 


Şeytan'ın Avukatı yalnızca derin bir vicdan muhasebesi değildir. Bu durum yapımın yalnızca bir boyutunu oluşturur. Hristiyan Ahlakından, Gnostik Öğretiye uzanan bir ağ yapımın özellikli bölümüdür. Başarılı avukat Kevin Lomax dava kaybetmemesiyle ünlüdür ve son davasında aleni suçlu bir tacizci öğretmeni savunmaktadır. İşte burada artık bir seçim yapmayla karşı karşıya kalır. Ahlaki prensibi tamamen kenara bırakarak hırslı bir Makyavel tutum takınması onu taşra avukatı yapmaktan kurtarabilecek taktiktir. Eşi Mary ile metropol New York'a taşınacak bir hukuk imparatorluğunun başına geçebilecektir. Bu dünyada çok para, başarı, ün, alkol, uyuşturucu hatta çeşit çeşit kadın vardır. Bu seçenekler standart her insanı cezbeder. Fakat iç ses vicdanın ahlaki telkini bu dünyanın geri çevrilmesidir. Bunu geri çeviren avukat zaman zaman dava kaybedecek ve vasat bir yaşam sürdürecek kişidir. Bu noktada seçim, bugün varlığı hâlâ tartışılan özgür irade kavramının dışa vurumudur. Yapımda İslâm düşüncesinde de yer alan ilginç bir ayrıntı bulunur bu ise ''Hayır görünende şer var'' öğretisidir. Başarılı avukatımız New York'ta ki zengin hayatı cazibeli görünse de bir süre sonra tatsız bir duruma dönüşecek yaşantısı krizlere yol açacak hatta cinnet anında eşi kendisini öldürecektir. Uzun bir süreç olarak geçen bu durum aslında avukat Kevin'in anlık kendisiyle hesaplaşmasıdır. Bu noktaya kadar bu hikaye ahlaki değerler üzerinden değerlendirilebilir. Ancak esas muazzamlık vicdan muhasebesi anıyla aslında geleceğin kendisine bir fragman misali aralanmasıdır. İşte bu bölümden sonra artık gnostik bir tarih anlayışının mesajı verilmektedir.

Avukat Kevin, haz ve kötülüğün peşinden gittiğinde ona şatafatlı yaşamı sunacak kişi büyük hukuk firması sahibi olan John Milton'dur. Milton insandan farksız görünse bile aslında bir şeytandır hatta Lucifer'dir ve oğlu ise Kevin'dir. Milton'un Lucifer olduğunun anlaşılması ise klasik bir Hristiyan için oldukça basittir.  Hristiyanlık bir insanı cehenneme götürecek 7 ölümcül günah konusunda uyarıda bulunmaktadır. Bu günahların her biri ise birer şeytan tarafından yönetilmektedir.

Şehvet - Asmodeus

Oburluk - Beelzebub

Açgözlülük - Mammon

Kıskançlık - Leviathan

Kin - Satan

Tembellik - Belphegor

Kibir - Lucifer 

Milton'un 'En sevdiğim günah kibirdir' sloganı aslında kibirden sorumlu olan Lucifer olduğunu ispatlamaktadır. Lucifer, gnostik öğretide klasik şeytandan farklı bir anlamı taşımaktadır.  Gerçekten de Lucifer bir kibirdir güzelliği ve bilgisiyle oldukça gurura kapılmış ve yandaşlarıyla birlikte Tanrı'ya savaş açmıştır. Bu konu ve Lucifer'in ayrıntısı Kutsal Kitap olarak kabul edilen metinlerin dışında kalan Enok Kitabı gibi tarihi yazmalarda anlatılmaktadır. Tevrat'ta konu sınırlı bir şekilde aktarılmıştır.

Yaratılış 6:2-4 bölümünde Tanrı'nın oğullarının insan kızlarının güzelliğinden etkilendiği ve onlarla beraber olarak soy sürdürdükleri belirtilir. Bu beraberlikten ise Nefilim denilen devler dünyaya gelmiştir. Nefilimlerin iştahı Nuh Tufanı'nın sebebi olarak gösterilmektedir. Tanrı oğlu kavramı Tanrı'nın çocukları manasında değildir. Onlar insandan farklı bir tabiata sahip olan boyutlar ötesi iblisler yani ateş soylulardır.  250 tane düşmüş melek denilen bu canlılar Hebron Dağı'na inerler ve liderleri Samyaza kadınlarla beraber olabilmek için ekibine onay verir. Hatta Lucifer'den de onay alır. İnsanlara astroloji, dans, müzik, büyü gibi hususları öğretirler. Azazel ise süs eşyaları ve savaş aletleri yapmayı öğretmiştir. Bu süreç Milton'un kimliğiyle uyuşmaktadır. Çünkü Milton, Tanrı'yı insanlara karşı kayıtsız kalmakla itham ederken kendisinin insanların yanında olduğunu belirtmektedir. Ve kendisi arzuların ilham vericisi olduğunu açıkça anlatır. Tıpkı Lucifer grubunun insanlara ilham vermesi gibi. Milton'un da bir çok çocuğu bulunmaktadır. Tıpkı Samyeza ve ekibi gibi. Modern satanizmin kurucusu Anton Lavey, Lucifer'in klasik bir iblis olmadığını belirtir. Tanrı insanları baskılarken Lucifer onların yanında olan bir hümanisttir. Milton da yapımda kendisini tarihin en büyük hümanisti ilan etmiştir. Sumer mitlerinde Enki bilgelik Tanrısı olarak insanların yanında olmaktadır. Enki aslında Lucifer'in kendisidir ve insanın var edilmesinde de payı bulunmaktadır. Yıllar boyunca kilisenin, bilim, sanat ve özgürlüğü baskılamasının bilinçaltında Lucifer'i baskılamanın olduğu artık öne sürülmektedir. 

Şeytan'ın Avukatı kesinlikle Lucifer propagandası olmamakla birlikte gnostik öğretideki Lucifer ve imparatorluğuna savaş açan Mesihçi bir inancı temsil etmektedir. Filmin senaristlerinin ezoterik öğretiye hâkim oldukları ve İsa'nın İmparatorluğu'ndan taraf oldukları tema usulca yapımın içerisine serpiştirilmiştir. Şaşırtıcı olan ise yıllar boyunca bu yapımın yalnızca ahlâk üzerinden değerlendirilmesi ve dar bir bakışa sıkıştırılmasıdır. 

24 Eylül 2023 Pazar

BİNYILCI GNOSTİK AKIMLAR VE GELENEKSEL ENERJİ ŞİRKETLERİNİN İTTİFAKI: YIKIM PROJESİ DESTEKÇİLERİ

 ONUR DİKMECİ


Bir din temellendikten sonra içerisinden mezheplerin ya da bu dinin öğretilerini taşıyan gnostik grupların çıkması kaçınılmazdır. Bu değişmez kuralı taşıyan dinlerin başında Hristiyanlık gelmektedir. Hristiyanlık içinden doğan ve güçlü bir ekolü temsil eden Adventist hareketlerin etkisi günümüzde sosyal ve siyasi yapıda güçlü biçimde devam etmektedir. Adventistlik yakın gelecekte İsa Peygamber’in dünyaya döneceğine inanan kişi demektir. Bu öğretinin kökeni 19. Yüzyılda yaşayan William Miller’e dayanmaktadır. Onun isminden hareketle Millerizm, İsa Peygamber’in yeryüzüne geleceği inancını ifade etmektedir. 

Miller, 1843 yılında İsa’nın yeryüzüne döneceğini ilan etmişti. Ancak o tarihte herhangi bir dönüş yaşanmayınca hesap hatası yaptığını açıkladı. MÖ 1 ile MS 1 arasını, 2 yıl yerine 1 yıl olarak hesaplamıştı. Bu sefer ay da vererek 22 Ekim 1844 yılında İsa’nın geleceğini kesin dille ilan etmiştir. Müridleri bütün mülklerini satarak o günü beklemeye başladılar fakat yine İsa’nın dönüşü gerçekleşmeyince derin bir hayal kırıklığı yaşamışlardı. İnanç bir kere ekolleştikten sonra artık tedavülden kaldırılamayan psikolojik bir gereklilik halini almaktadır. Millerizm tamamen silinmemiş ve içten bölünmüştür. Bu bölünmenin bir grubunu Yehova Şahitleri, bir bölümünü Yedinci Gün Adventistleri ve diğer grubunu da David Koresh’in liderliğinde “Waco Grubu” temsil etmektedir. Özellikle ilk iki grup Adventistlikle Yahudiliği bağdaştırıcı formüller üretmiştir. Yehovacılar 144.000 “imanlı” Yahudiye kurtuluş tanırlar. Yedinci Güncü akım ise Cumartesini kutlu gün kabul ederken Tevrat’ta yer alan On Emir’e uyulmasını zorunluluk kabul eder. 

Bu noktada Milenyalizm ile Mileryalizm karıştırılmamalıdır. Milenyalizm, Binyılcılık anlamına gelir ve daha kapsamlıdır. Milenyalizmde kendi içerisinde mezheplere bölünmüştür. 

Post-Milenyalizm: Dünya’nın barış sürecine sahne olacağını ve İsa’nın bu evrede geleceğini bildirmiştir. Ancak dünya savaşları ve bölgesel çatışmalar bu akımı kısa sürede haksız çıkarmıştır. 

A-Milenyalizm: Tanrısal adalet İsa’nın gelişinden sonra Kilise ile sağlanmaya devam etmektedir. Şu anda dünyada Tanrı’nın iradesi hâkimdir ancak Tanrısal Krallık için İsa dönmelidir ve dönecektir. 

Pre-Milenyalizm: Dünya giderek kötüleşecek ve yaşanamayan bir hale dönecektir. Bu acıların sonunda İsa gelerek BinYıllık krallığını kuracaktır. 

Amerikan toplumsal yapısı ve siyasetinde etkin olan Evanjelizm, Pre-Milenyalist görüşten beslenmektedir. Yeni Muhafazakâr akımda etkin olan Evanjelistler, Tanrı’yı kıyamete zorlamak ve Ortadoğu merkezli yıkım savaşını başlatmak için makro anlamda bazı lobilerle birlikte siyasal mühendisliğe soyundular. Ülke işgalleri ve terör örgütlerinin kurdurulmaları bu stratejilerdendir. Mikro olarak ise kendi içlerinde gizli ve kanlı kurban törenlerinide içeren faaliyetlere devam etmektedirler. 

Hristiyan ve Musevi ezoterik elitlerin işbirlikleri dahilindeki inançsal temelli Ortadoğu Yıkım Savaşı/Armageddon için zeminin uygun hale getirilmesi için şu tedbirleri süratle uygulamak isterler; 

- Arap ülkelerinin karbon kaynaklı yakıt satışlarının yüksek fiyatlı olarak devam etmesi

- Üretim yapmayan ve sıcak para girişine sahip olacak bu devletlerin yoğun silahlandırılmaları

- Din temelli gruplar ve mezhepçiliğin körüklenmesi

- İsrail’in petrol ve doğalgaz taşıma hamlelerinin akamete uğratılması 

- Bir oldu bittiyle savaşın başlatılması ve Türkiye’nin dahil edilmesi. 

Gündemdeki her konu mutlaka teoloji ya da metafizik bir bağ ile ilişkilidir. Örneğin Ortadoğu ülkeleri üretim ve katma değere yönelirlerse emek ve entelektüel sermaye ortaya çıkar. Böyle bir ortamda sekülerleşen devletler din temelli savaştan kaçınacakları gibi bilime katkı sunan yapılarıyla farklı bir mizaca sahip olabilirler. Klasik enerji, karbon ve petrol düzeni “Binyılcı Gruplar” ve maşaları tarafından sürdürülmek isteniyor. Karbonsuz dünyada gelirini kaybedecek Ortadoğu ülkeleri başlangıçta göç verecek ve acılar yaşanacaktır. Ancak böyle bir ortamda kendi dertlerine düşen ülkeler Kudüs merkezli bir savaşı gündemlerine bile getiremezler. İsrail ise büyük lobiler nezdinde hiçbir anlam ifade etmediği için kendisine fırsat yaratan süreci oluşturamaz. Dinsel inançları kontrol eden gruplar gerçektende İsrail ve Yahudilerle dalga geçerek onları alt sınıf olarak niteliyorlar. Dijital bir dünyada savaşları, robotlar yapacağından insanlar keyiflerine bakacak ve modası dolmuş bazı inançların peşinden koşmayacaklardır. Kainatın merkezi Ortadoğu değildir ve yeni Tekillik Devrimi, yerleşik gnostik inançlar, Binyılcı Akımlar ve klasik tröstlerce hedef alınmaktadır. 

12 Ağustos 2023 Cumartesi

FİGHT CLUP: EZOTERİK BİRİKİMDEN KÜLT CEMAATLER ÖĞRETİSİNE DERİN GÖNDERME

Fight Clup filmin ötesinde felsefi ve teolojik ögeleri yoğun barındıran bir yapımdır. Bu yapım bir aksiyon filmi değil geçmiş ve gelecek arasında bazı bakımlardan köprü kuran yoğun sembolizma temalı bir hikayedir. Bu analiz filmin özetinden ziyade gizli mesajlarına değinmektedir. 

Filmde sakin ancak sıradan bir hayat geçiren Edward Norton, Tyler Durden’ı tanıyınca yaşantısının değiştiğini farkedecektir. Gerçi Norton’un tanıdığı yeni biri de yoktur şizofrenik kişilik bölünmesi yaşamaktadır. Kendisini yeni arkadaşı olarak inandırdığı Durden zihninin oyunundan ibarettir ve bu durum tam anlamıyla şizofrenik bir vakaya işaret eder. Durden kalıpları kabul etmeyen ve âdeta inisiye edilen haliyle uyanan ve etrafındakileri elinden geldiğince uyandırmaya gayret edeni mizacın temsilidir. Kurduğu Dövüş Klubüne katılım belirli standartlara bağlıdır. Kabul için gelen üye adayları günlerce kapıda yataksız, yersiz ve yiyeceksiz bekletilir. Her seferinde bu klübe uygun olmadıkları kulaklarına bağrılır itilip kakılır ve gerektiğinde sopalarla vurulur. Eşsiz direniş gösterenler artık bu örgütün temsilcileri olurlar. Her sosyal gruptan insan dövüşerek bütün hınçlarını kusarlar. Tabiiki bu atraksiyonu Dövüş Klübünün sarsılmaz birinci kuralı olan “Konuşmamak” yasası üzerine kurmuşlardır. Suskunluk ve gizlilik bu yapıya mistik bir hava katarken klüp üyeleri her büyük banka ve finans kuruluşunu havaya uçurmaktadırlar. Bu gizemli örgüt her yere uzanmıştır. Bir ara Norton’u sorgulayan polislerin bile çoğunluğu Dövüş Klübü mensubudurlar. Sosyalizmin kapitalizme karşı savaşını andıran bir neticeyle noktalanan Dövüş Klübü bir yandan Antik Yunan Felsefesinin bir bölümüyle ilgili ezoterik birikime vurgu yaparken diğer yandan özel ve mesiyanik kurtarıcı kültüne sahip olan cemaat düzenini aktarmaktadır. 


ANTİK YUNAN EZOTERİZMİ


Delf tapınağında annesiz yetiştiğine inanılan Orfe, Yunan bölgesinden Mısır’a geçerek Osiris Kardeşlik Örgütünce inisiye edilmiştir. Ancak bu süreç 20 yıllık bir zaman dilimini almıştır. Ülkesine döndüğünde Hermetik Diyonizos felsefesinin temelini atmıştır. Bu felsefede her şey BİR’dir. Orfeik öğretide en büyük Tanrı Zeus’dur ve Diyonizos onun oğludur. Diyonizos’un Mısır’da ki karşılığı ise Horus’dur. İşte insanlar bu Diyonizos’un parçalarıdır yani ikincil tanrılardır. Fakat bu sona kavuşabilmek için Aristo’ya göre inisiye şarttır bunun içinse zihinsel olgunluğu şart koşmuştur. Platon bu duruma öyle önem verirki bir eserinde “İnisiye olmadan ölenler doğrudan Hades’e gider inisiye olanlar Tanrılaşırlar” ifadesini kullanmıştır. Bu öğretinin inanışına göre kutsal kent Eluisis, Diyonizos törenlerine şahitlik etmektedir. Eluisis’in koruyucusu ise doğa ve bereket Tanrıçası Demeter’dir. Her sene 30 bin hacı yaklaşık 30 kilometre yürüyerek Eluisis’de inisiye edilirler. Yürüyüşe başlamadan saçları traş edilir yürüyüş sırasında ise Eluisis çıraklarının taciz ve tartaklamalarına maruz kalırlar. Burada amaç kişinin benlik duygusunu kırabilmektir. Mabette ise karanlıktan aydınlığa geçiş sahnelenmektedir. 

Orfe’den iki asır sonra doğan Pisagor, felsefenin ilk tanımını yapan kişidir. Orfe geleneğinden Delf Mabedinde eğitime alınarak önce Mısır’a giderek yine Kardeşlik Örgütü’nde eğitilmiş ve ardından Babil yolculuğu başlamıştır. Ülkesine döndüğünde kendi eğitim akademisinin kurucusu olmuştur. İnisiye koşulları ve süreci ise ilgi çekicidir. Blr kere bu yapıya herkes kabul etmemektedir. Önce kişi bir mağaraya bırakılır ve bir gece geçirmesi istenir. Kabul etmeyenler ya da vaz geçenler daha baştan elenmiş olurlar. İkinci aşamada Pisagor geometrik sembollerden oluşan bir şeklin çizimini vererek bunun manasını istemektedir. Yanıt için 12 saat verilir ve bu süre zarfında adaya yine yiyecek verilmez. Başarılı olanlar ise üçüncü aşamaya alınacaklardır. Bu aşama çıraklar tarafından gururun kırılması dönemidir. Hakaret ve tartaklamalar ardı ardını izlerken bazen sopalarla adaya vurulur. Bütün bu süreci zaten Pisagor uzaktan izlemektedir. Yine benliğini söndürerek sabır edenler artık öğrenci olmaya hak kazanırlar ve Novice denilen sürece tabi tutulurlar. Minimum 2 en fazla ise 5 yıl devam eden sürecin en önemli öğretisi “suskunluk” yasasıdır. Müridler mümkün olmadıkça konuşmazlar ve bunu yaşam felsefesi olarak kabul ederler. Kişinin böylelikle sezgisel yeteneklerinin geliştirilmesi umulur çünkü Tanrı ve Yaradılış gibi kavramları sezgi olmadan açıklamak olanaklı değildir. 

Yine bazı geçmiş ve güncel ezoterik tarikat  yapılanmalarında müridler her muameleye rağmen genellikle bu örgütlerden kopamazlar. Ayrıca tarikat liderlerinin ruhi anlamda bozuk ve şizofren olduklarıda kuvvetli iddialardır. Şizofrenik ruhi hal ya da sara için Peygamber Hastalığı temasıda kullanılır. Gerçektende Şamanik ritüellerde Kam ya da şaman adayı titreme nöbetleri geçirebilir. Bu durumun bir sara krizi olduğu teşhis edilmiştir. Bu hastalığa sebep olan beyin bölgesi aynı zamanda boyut ve duru görü kavramını destekleyen kısımdır. 


FİGHT CLUP - ANTİK YUNAN EZOTERİZMİ - NEW AGE BATINILİĞİ BENZERLİKLERİ


  • Fight Clup filminde müridlerin benliklerinin parçalanması teşebbüsleri, Yunan ezoterik geleneğinin canlandırılmasıdır. 
  • “Suskunluk Yasası” hem Pisagor Mabedinin ilk eğitim basamağı hem de cemaat-tarikat ya da New Age yapıların temel ilkesidir. 
  • Fight Clup müridlerinin elllerini kimyasalla adeta mühürlerken simgelere gönderme yapmaktadır. Bütün ezoterik birikim ise tarihte semboller üzerine kurulmuştur. Örneğin Pisagor Akademisini temsil eden üçgen dokuz noktadan oluşmaktadır. Gnostizmde dokuz rakamı Volkan’ı temsil etmektedir. Volkan bazı Ortadoğu ve Yunan bölgelerinde asli cevherdir ve Zerdüştlüğün ibadetidir. Fight Clupta da yoğun ateş teması kullanılarak bu ateşin huzur getirdiği açıklanmıştır. 
  • Figt Clup’ta yer alan saç traşı hem Elusis hem de Pisagor Okulu’nun ritüelidir. Her ezoterik cemaatin ortak simgeleri ya da sembolleri bulunmaktadır. 
  • Fight Clup’ta Norton/Durden, Kutsal Mesih’i temsil eden mensuplarının sualsiz itaat ettikleri ulvi bir şahıstır. Her kült hareketin mutlaka kurtuluş ögesi bulunmaktadır ve her biri kurtarıcı örgütler iddiasındadırlar. 
  • Fight Clup mensuplarının sermayeye açtıkları savaş yakın çağın en özgül ve batıni iki hareketinin liderleri olan Jim Jones ve David Koresh’de de görülür. Onlar bu mücadeleyi Deccal’a karşı verilen savaş olarak anlatırlar ve sosyalizmin zaferini yakın görürler. Bunun dışında her kült örgüt yerleşik sermayeyi reddederek kendi ekonomik alt yapılarını geliştirmek isterler. 
  • Her kült hareketin liderleri aşırı davranışlarıyla şizofrenik tanı olarak açıklanmak isterler. Tarihi olarakta Orfe’nin bu yönüne yoğun vurgu yapılır hatta yaşamadığı öne sürülerek belirsizleştirilmektedir. 
  • Her kült hareket Aydınlık ve Karanlık savaşını içerir. Aydınlığın mücadelesi her yöntemi içerebilir ve kutsaldır. Antik Yunan’da “Bir” ve “Belial” mücadelesinden Delf , Pisagor Mabedi ve Academia’ya kadar uzanan bitmek bilmeyen bir savaş dönemi mevcuttur. Figt Clup, terör yöntemlerini bile kutsamaktadır. 

Figt Clup’ın hikayesi ve göndermesi bu gibi noktalara değinmektedir. Egolarınızdan kurtulurken başka bir topluluğun parçasıda olabilirsiniz. Zincirlerinizi kırmaksa sizleri daha kuvvetli halkalarla başka bir yapıya bağlayabilir. Bağımlı insan özgürdür ya da özgürlük esas bağımlılıktır ikilisi her anamızı sarmıştır. İnanç ve ezoterik semboller hayatın her anında ve alanında karşılaşılabilinecek gerçeklerdir. Herkes ve her yapı kurtuluşlarını savaşa dayandırırlar ve sonsuz sadık askerlerini beklerler. Filozoflar, bilginler, tarikat mensupları, hatta peygamberlerin bile nasıl ruh hallerine sahip oldukları tartışma konusuyken kimileri için kurtarıcı kimilerine göreyse şizofren meçhullerdir. Norton/Durden’in de şizofren mi yoksa kurtarıcı olarak mı kabul edildiği takipçilerinin beklentilerine ve yetişme tarzlarına göre belirlenecektir. 


ONUR DİKMECİ 

9 Aralık 2020 Çarşamba

MODERN EZOTERİZM VE SİYASET ÜZERİNE ANALİZLER

 

Onur Dikmeci

                                                                            09.12.2020

 

 

 

Aydınlanma dönemi yalnızca Sanayi Devrimine yol açmadı kültürel olarakta değişimler öğretilerin yeniden tasarlanarak gündeme getirilme motivasyonunu artırdı. Din adına otoriteyi ellerinde bulunduranların yanlış uygulamalarının da körüklediği süreçle yalnızca Protestanlık gibi yeni akımlar doğmadı pozitivizm, dinin dönemi yerine bilimin dönemini ilan etti ve örneği Newton bu dönemin Peygamberi ilan edildi. Pozitivizmin körüklediği Sosyal Darwinizm ise siyasi olarak militarizm ve ‘Jeopolitik Yaşam Alanı’ teorilerini beslemiştir. Böylece 20. Yüzyılda Naziler gibi militarist-yayılmacı oluşumlar bu yapılarını aynı zamanda spirütel ve gnostik bloklar üzerine oturttular ve yeni dönemin ezoterik siyasi koşulları oluşmaya başladı.

Modern dönem ezoterizminde Almanya merkezli Nasyonel Sosyalistlerin birikimi büyük önem taşır. Resmi ideolojiyi kurgulayan Alman önderler aynı zamanda ya mason ya Bektaşi ya da kendi içerisinde belirli sembol ve ritüelleri olan gizli cemiyetlerin mensubudurlar. Bu cemiyetin en önemlilerinden birisi ise Kara Taşın Lordları isimli yapıdır. Bu locanın simgesi bile Babil’e atıfta bulunmaktadır çünkü Kanatlı Boğa kullanılmaktadır. Hibrit/melez canlılar antik ezoterizmde sık karşılaştığımız figürlerdendir ve Tanrı-İnsan melezlerinden sonra önemli bir grubu oluştururlar. Naziler’in kökenlerini kadim uygarlıklara dayandırmaları sonucunda Ortadoğu’ya pek çok kez ziyaret düzenlenmiş ve bu bölgeden uzmanlar getirtilmiştir. Giz, gizem, büyü, Feld Meraşellerin en önemli sorumlulukları haline gelmiştir. Öyle ki Hitler bile Ruh çağırma seansları için ekibiyle birlikte saatler süren uçak yolculuklarına çıkmışlardır.

1960’lı yıllardan sonra ezoterizme başka bir boyut daha eklenmiştir. Lavey’in 1966 yılında kurduğu Şeytan Kilisesi her ne kadar ‘’Lucifer’’in yeniden dönüşü olmamışsa da şeytanı kurumsallaştırmıştır. Yalnız bu öğreti bir varlığa tapınmadan çok insan doğasının negatif yönleriyle yüzleşmeyi aktaran rahmani inancın tamamen dışında akımdır. Satanistler Şeytan Kilisesi ile sınırlı kalmamıştır. Bu grupları siyah giyenler ve kedi kesenler olarak yorumlamak ise akımın ciddi boyutlarını görmeyi engelleyen avami üsluptur. Bu noktada Şeytan Kilisesi dışındaki satanistleri 3’ye ayırabiliriz.

a)      Şeytanın güzeller güzeli bir yaratıcı olduğuna inanalar. Bu gruba göre şeytan insanları yanlış yola sevk etmez aksine insanı yormayan ve katı kurallar koymayan bir yaratıcıdır. Ancak onun güzel ve insandan taraf dini ‘’Tanrı’’ tarafından provoke edilmiştir. Buna göre bu satanistler gerçek yaratıcılarına ulaşabilmek için Tanrı ve onun adına tebliğ edildiğine inanılan kitaplarını kabul etmeyeceklerdir. Tanrı, kutsal kitaplarda insanı zora sokan bir iradedir ve satanistler bundan kurtulmak istemektedirler.

b)      Bu gruptaki satanistler şeytanı bir anti tez olarak düşünmektedirler. Antik inançlardan beri genel yaratıcılar/büyük tanrılar ikiye ayrılır ve yeraltı-yerüstü olarak konumlanmıştır. Şeytanı, Tanrı’nın tam olarak karşıtı gören akım şeytanı tanrılaştırmıştır ve rahmani dinden tamamen uzaklaşmıştır.

c)      Lucifer’in iradesini hâkim kılmak isteyen gruplar ise daha fazla olumsuzluktan beslenmektedirler. Aslında günümüzdeki küresel siyasi olaylar da bunu ispatlamaktadır. Bazı gruplar sanki daha fazla kaos, gözyaşı, zulümden beslenmektedir. Entropi yasasına göre kötülüğün yükselmesi, aydınlığı ve rahmani olanı gölgeleyecek ya da gündemden düşürecektir.

 

Günümüzde teknolojik cihazlar ve aşı karşıtlığı gibi tepkiler gösteren gruplar da tam anlamıyla paganist bir bakış sergilemektedirler. Çünkü antik toplumların da gericileri vardı ve onlar ata dinlerinden asla vaz geçmezlerdi. Çünkü bu bir sosyal gereklilik olduğu gibi aynı zamanda ekonomik sistemdeki egemenlik için gerekliydi.

Ezoterizm postmodern bir okumayla yakın tarihli olarak 2’ye ayrılabilir. Birincisi Rus mistizmidir ve Blavatsky’nin büyük katkıları olmuştur. Teosofist olan bu gruplar klasik rahmani inancı kabul etmezler. Ruhçuluk ve psişik akımlarla olan ilgileri bugün Rus istihbaratına da yansımıştır ve Rus istihbaratı, metafizik istihbarat konusunda yoğun çalışmalar sürdürmektedir. İkincisi ise Batı ezoterizmidir. Kolejlilerden itibaren Tapınakçılar, Siyon Cemiyeti, Merovenjler, Naziler ve daha fazlası olarak sıralanabilir. Yalnız Batı’yı da motive eden Doğu’dur başta Babil ve Mısır olmak üzere cemiyetlerin bu bölgelerle kültürel alışverişlerde bulundukları hatta bu coğrafyadaki kadim yapılardan arta kalanların Batı’ya taşındıkları da öne sürülebilir. Örneğin Doğu’nun en mistik örgütlerinden birisi Babil Kardeşliği’dir ve etkisi günümüzde de devam etmektedir. Doğu’da ise Mısır’ın merkez görünen konumu köprü işlevi görmesinden ibarettir. Antik Yunan’da Orfe ve Pisagor gibi inisiyeler Mısır’da eğitim görmüşler ve bu öğretileri Avrupa kıtasına taşımışlardır. Babil, Pers, Sumer hatta Göbeklitepe ezoterizmi aralarında yarıştırılırken son dönemde Hindistan ezoterizmi de öne çıkmaktadır. Öyle ki Hint destan ve mitolojik birikiminden günümüzde Avatarlar, tarih öncesi dönemlerde yaşanmış nükleer savaş, uçan ışıklı arabalarda seyahat eden tanrısal varlıklar aktarılmıştır. Dikkat edilirse günümüzde fantastik ve bilimkurgu içerikli yapıtlarda da bu ögelere bolca rastlanmaktadır. Bu birikimin en güncel inançlarından birisi ise ikiye ayrılmaktadır: a) Eski dönemlerde insanlık yüksek bir teknolojik birikime sahipti. Klasik tarihin ve dinlerin anlattığı insanlık tarihini gizlemeye yönelik bir örtüdür ve insan milyonlarca yıldır dünyada hüküm sürmektedir. Üstelik aktarıldığı gibi ‘Taş Devri’ gibi dönemler yaşanmamıştır ve geçmişte yüksek bir teknolojik medeniyet inşa edilmiştir. Hatta Mu ve Atlantis bu medeniyetlerin zirveleri olarak kabul edilir ve medeniyetlerin kendi aralarındaki savaşlar sonlarını getirmiş birikim yok edilmiştir. Ancak bu öğretileri taşıyan kişi ve gruplar varlıklarını sürdürmektedirler ve bunlarla temasa geçilmiştir. Bu durumda yakın gelecekte büyük bir algısal, ruhani ve teknolojik sıçrama yaşanacaktır. b ) İnsanlığın tarihsel dönemdeki gelişimi Anunaki benzeri ‘Göksel Varlıkların’ yardım teşebbüsleriyle gerçekleştirilmiştir. Hanok Kitabına göre Tanrı Oğulları hükmündeki bu varlıkları ifrit ya da başka boyutlardaki yaşam formları olarak düşünebiliriz. Bu Tanrı Oğullarının, insan kızlarından seçtikleriyle çiftleşmeleri hibrit bir soyu meydana getirmiştir ve bu soy günümüzdeki gelişmeleri şekillendirmektedir.

Geçmişte olduğuna inanılan teknolojik birikim, tanrısal varlıklar, pozitif ve negatif arasındaki savaşlar farklı coğrafyalarda ki inançlara işlenmiştir.

 

Büyük Piramit Savaşı

 

Piramitlerden okunabildiğine göre Büyük Piramit'te günümüzden on bir bin yıl önce ''tanrılar savaşı'' yaşanmıştır. Tabletler savaşın taraflarını doğu ve batı klanlarını temsilen Ninutra ve Marduk olarak göstermektedir. İnanna, nişanlısı Dumuzi'nin ölümünden Marduk'u sorumlu tutmuş ve Enlil, Ninutra, Adad, Samaş ve birliklerinin desteklerini almıştır. Marduk ise Enki'den başka, İsis ve Horus ile birliklerinin desteklerini almıştır. Bu ''tanrılar savaşı'' Mısır Sumer kayıtlarında önemli bir yer tutmaktadır. Ninutra'nın patlamaları adlı metinle beraber Samuel Galler'in sunduğu epik yazıtlar savaşı anlatmaktadırlar. Savaş uzadıkça Enki olmak üzere Batı Klanı geri çekilmiş ve Gize Kompleksine sığınmışlardır. Marduk, çevresi kuşatılmış şekilde direnişe devam ederken Güney Afrika'daki kardeşi Nergal yardıma gelerek tarafsızlığını bozmuştur. J. Bollenrücher'in ''Nergal'e Dua ve İlahiler'' adlı eseri bu süreci anlatmaktadır.

 

Horus ve demir insanlardan oluşan ordusu da çatışmalara katılmıştır. Demir işleme sanatını bilen Horus bunu mahiyetine öğretir ve Mısır'ın yönetimi için ordu kurar. İşte bu savaşta gözünden vurulan Horus gözünü kaybedecektir. Geçmişte ve günümüzde ezoterik bütün yapılanmaların sembolleri arasında kullanılan göz, bu paganik dönemdeki savaştan ilham almaktadır.

Savaşın sonunda Marduk, İnanna tarafından cezalandırılmış ve Büyük Piramit'e diri olarak gömülmüştür. ''Yargılayan Yedi Tanrı'' ya da ''Yedili Konsey''de cezayı onaylamıştır. Bu olayın kayıtları Aşur ve Ninova kalıntılarında bulunan kil tabletlerde karşımıza çıkmaktadır. Metin Marduk'un ölmediğini ve hapsedildiğini belirtirken, piramitleri tasarlayan Thot'un yaptığı gizli geçit devreye girerek Marduk'un çıkartılmasını sağlamıştır. Piramit'in içine giren Ninutra ise görevi bir çeşit radyasyon yaymak ve gökyüzünü izlemek gibi özellikleri olan taşları paramparça etmiştir:

 

''Büyük Piramit, torunlarımın yakasını bıraksın, huzur, barış onlara mukadder olsun. Ana Tanrıça'nın çocukları taşı artık görmesin ve herkes ondan uzak dursun.''

 

Aslında bu birikimden yola çıkarak piramitin okültist ve negatif yapılanmalar tarafından sembol olarak kullanılmasının sebebini daha iyi anlayabiliriz. İki ayrı tarafın büyük savaşında, pozitif olan kazanmış ancak bahsedildiği gibi dünyaya hiçbir zaman huzur egemen olamamıştır.

 

Mahabharata Savaşı

 

 Bir bakışa göre, Mahabharata en eski bilim kurgu örneğidir. Zeki canlılar arasında çıkan bir anlaşmazlığın, savaşa dönüşmesini ve o savaşta günümüz teknolojisinin çok ötesinde silahların kullanılmasını anlatır.

Örneğin bir bölümde; içinde destanın kahramanlarından Krisnha´nın da bulunduğu Vrishni´ler(antik bir klan), Salva adlı bir lideri kuşatırlar. Bunun üzerine zalim Salva; her yere gidebildiği Saubha adlı arabasına binerek “yükselir” ve sayısız cesur Vrishni genciyle beraber tüm bir kenti harabeye çevirir.

 Saubha adlı araç daha önceki bölümlerde anlatıldığına göre; savaşın yönetildiği bayrak gemisidir. Ve Salva´nın yaşadığı başka bir kentte bulunmaktadır. Yani oradan kalkıp, savaş alanına getirilmiştir.

Buna karşın Vrishni savaşçılarının da benzer silahları vardır. Pradyumna adlı kahraman özel bir silah kullanır, bu silah en yüksekteki tanrıları dahi durdurmaktadır. Silah için “savaş alanındaki hiçbir insan onun oklarından kurtulamaz” tanımı yapılır. Ve Salva, Krisnha´ya doğru düşer.

Krisnha; Salva´nin düşüşünü izlemeye başlar. Fakat Saubha adlı araç göklere, özgün tanımla adeta yapışmıştır. Krisnha tüm silahlarını durmaksızın ona doğru fırlatır. Gökte yüzlerce güneş ve ay belirir, yüzlerce yıldız doğar. Ne gece ne de gündüz vardır, zaman anlaşılamaz.

 

Krishna´nın, Salva´nın saldırılarını savuşturmak için kullandığı silahlara ait, ses ve etki tasvirleri, aynen günümüz modern silahlarına benzemektedir:

“Onları savuşturdum, bir hayal gibiydiler. Hızla vuran sütunları yolladığımda, gökler parladı ve parçalara ayrıldılar. Gökte büyük gürültüler oldu.”

Ve sonra Saubha´nın görünmez olduğu anlatılır. Sanki Krisnha; hedefi hiç şaşırmayan akıllı bombalar kullanmaktadır. Bu arada atılan bir okun sesiyle savaşçılar ölürler, Salva´nın askerleri “Danavalar” acı çığlıklar atarak yerlere düşerler,

Onları güneşe benzer parlaklığı olan okların sesi öldürür. Sauba kaçmak için karşı saldırıya kalkışır, o zaman Krisnha “özel ateş silahı”nı kullanır.

Bu silah güneş şeklinde halesi olan bir disk şeklindedir. Ve disk, Saubha´yı ikiye böler. Uçan “kent” gökten yere düşer ve Salva ölür.

 Bu olay, Mahabharata´nın sonudur. En garip silahlardan birisi Pradyuma´nın kullandığı özel oktur, bu okun öldürücü gücünden hiç kimse, hatta tanrılar dahi kurtulamaz. Agneya´nın kullandığı silah ise, alevli ama dumansız ateş okudur.

 

 Savaş alanına birden bir karanlık yayılır, kimse çevreyi göremez ama gece olmamıştır. Vahşi bir rüzgâr başlar, bulutlar kükrer, toz ve çakıl taşları yağmaktadır. Doğa dengesini yitirir, güneş gökte sallanmakta, dünya titremekte, korkunç silahtan yayılan kavurucu sıcaklık, her şeyi yakmaktadır.

"Filler alevler içinde, çılgın gibi oradan oraya koşuştururken, diğer canlılar buruşarak yere düşmektedir. Vahşi ışınlar gökten yağmur gibi yağmaktadır. Ve ateş fırtınasının yanı sıra Gurkha´nın silahının sesini duyanlar da ölürler."

 Bütün bunlar, nükleer bir patlamanın yanı sıra ardı sıra gelen radyoaktif çöküntünün de bire bir tarifi gibidirler.

 

Hint metinlerinde uçan araçlara “Vimanalar” denmektedir. Destanlara göre, Vimanalar iki katlıdır ve daire biçimindedir.Kubbelerinde bir giriş tüneli vardır. Yani tam anlamıyla bir uçan daireye benzerler.

Rüzgâr hızıyla uçarlar ve melodik bir ses çıkarırlar, Vimanalar´ın dört türü vardır. İnanılmaz ama bazıları tabak şeklinde, bazıları ise uzun silindir şeklindedirler yani sigar gibidirler.

Vedalar, antik Hindu şiirlerdir; bilinen en eski Hindu metinler olarak tanımlanırlar. Vimanalar çeşitli şekil ve boyutlarda iki tür olarak anlatılır; ´Ahnihotra-vimana´nın iki motoru veya sistemi vardır, ´Elephant-vimana” ise daha gelişmiş bir araçtır. Ayrıca, “Kral balıkçı”, “İbis” adlı ve başka hayvan adlarının da verildiği Vimana türleri de anlatılır.

 

Görüldüğü gibi taraflar arasındaki savaş Hint pagan mirasında oldukça teknolojik kavramları içermektedir. Her ne kadar bu konuları inceleyenler bu savaşın nükleer tarafına vurgu yapsalar da biz aynı görüşü paylaşmıyoruz. O dönem için açıklanamayan hususların bu dönemdeki kavramlar üzerinden değerlendirilmesi bizleri doğru sonuca ulaştıramayacaktır. Ancak bir dualite, kozmik savaş mefhumu, altın çağ gibi dilimler diğer farklı coğrafyalarda yaşamış medeniyetler gibi Hindistan'da da karşımıza çıkmaktadır.

 

 

 

 

Titanomakhia

 

Yunan paganzimindeki Titanlar ve Tanrılar arasındaki savaştır. Bir titan olan Uranüs'ün oğlu Kronos babasını tahtından devirdikten sonra evrenin yöneticisi oldu ve zalimce bir yönetim sergiledi. Kronos'tan doğan bir tanrı olan Zeus, babası ve titanlara baş kaldıracak ve bu savaşta Olymposlu tanrılara önderlik edecektir. On yıl süren savaşın cepheleri titanların oturdukları Othrys Dağı, tanrıların oturdukları Olympos Dağı'dır. Süreç sonunda ateşe sahip olarak ödüllenerek gücüne güç katan Zeus ve grubu galip gelecektir. İki cephenin uzun ve yıkıcı biçimde insan üstü öğretilerle savaşmalarına bu öğreti oldukça iyi bir örnektir.

 

İskandinav, Mısır, Sumer, Yunanistan, Hindistan gibi kültürlerde iki cepheye bölünmüş taraflar, tarafların savaşı, savaşta gözlemlenen olağanüstü durumlar ve aydınlığın zaferi ortaktır. Kahramanlar ve olaylar bir parça değişmiştir ancak neticede varılan sonuç aynı olacaktır. Son yıllarda sıkça işlenen Armagedon kavramına kaynaklık eden İncil ve Tevrat'ta bu tarihi birikim yönünde işaretler bulunmaktadır. Fakat ''Güncel Armagedon'' yerine ''Paganik Armagedon''lardan bahsetmemizin sebebi kutsal kitapların kaynağını kadim medeniyetlerde arama teşebbüsü değildir. Bu teşebbüs başka çalışmaların ve niyetlerin amaçlarıdır. Günümüzdeki ultra zenginler, girişimciler ve karar mekanizmasında bulunan kişilerin ortak özellikleri; şahsi konutları, ofisleri, eşyaları ve yaşantılarının her diliminde pagan mirasını temsil eden nesneler ve işaretler taşımalarıdır. Evet, kişilerin çeşitli hobileri olabilir ve bu hobiler aralarında kadim medeniyetler ve tarih mefhumu yer tutabilir. Ancak dünyayı şekillendirmede önemli rol oynayan, cemiyetler, ezoterik yapılar, ezoterik şahıslar, futuristler ve türevlerinin ortak özellikleri işte bu pagan mirasının yansıtılmasıdır ve bu durum hobi/olasılık boyutunu ortadan kaldırmaktadır. Öyleyse Armagedon ve bu süreçte yaşanılacaklar inananlar için İncil ya da Tevrat kaynaklı olabilir fakat bu süreci kurgulayanlar için çok daha eski, bilinmez, ezoterik bir kaynaktan beslenmektedir ve bu kişilerle beraber cemiyetler için bu öğretinin hayata geçirilmesi yaşamsal bir mecburiyettir.

 

 

SONUÇ

 

20. Yüzyıl ezoterik metin, okuma, kavram, anlayış ve uygulamaların zirveye doğru çıktığı bir dönemi ifade etmektedir. Enigmatik çağ da denilen bu dilim gerçek ve sanalın birbirine karıştıkları ve zihinlerin daha da bulanacağı bir süreci anlatır. Soğuk Savaş döneminden itibaren din politikalarının ağırlık kazandığı politik bir gerçekliktir. Tanrı Tanımaz bir misyon üzerine inşa edilen Sovyet Devrimi dile daha 1940’larda ilkelerinden taviz vermiş ateist yayın organlarını kapatarak Pan-Ortodoks bir strateji benimsemiştir. ABD’nin başını çektiği Batı İttifakı ise siyaset ve din, din ve toplumsal yaşam konularını harmanlamayı istihbari ve askeri talimnamelerine işlemiştir. Bu noktada bir çelişki olduğu düşünülebilir. Nasıl oluyor da dinsel politikalara ağırlık verilirken aynı zamanda ezoterizmin yükseliş çağı yaşanıyordu. Ancak uygulanmaya çalışılan dinsel politikalar semavi dinlerin insanlığı kurtuluşa erdirecek tembihler yerine içi boşaltılan, provoke dilen ve ilkel gerici pagan âdetlerini yaşatmaya hevesli bir teşebbüste bulunduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Futurist Edebiyatçı Dan Brown, Başlangıç isimli kitabında sık olarak ‘’Tadlı Bilim Hüküm Sürer Karanlık Dini Öldürür’’ ifadesini kullanmıştı. Oysa ki semavi anlamda bir din zaten karanlık olamazdı. Din’in ilkel pagan adetleriyle karanlıklaştırılmaya çalışılması özellikle yeni nesillerde din ve bilim tartışmalarıyla din yerine bilim ikamesi görüşlerini doğurmuştur. Soğuk Savaş’ın politik stratejistleri belki bu yönde bir amacı belirlememişlerdi ancak insan doğasının sınırsızlığı kâğıt üzerindeki tasarıları da hükümsüz kıldı. İlerleyen dönemde yeni bir inancın icat edilmesi ya da yeni bir inanç ve ideoloji peşinde gidilmesinin, ABD’nin dağılması, NATO’nun dağılması, petrolün bitmesi, Nükleer savaş gibi fiillerle aynı sonuçlara yol açacağı düşünülmektedir. Bu bir yıkımdır ve her yıkımdan sonra inşa süreci başlamaktadır.

Bu inşanın kazanan tarafı kim olacaktır? Ezoterik cemiyetler ve kişiler bu birikimi yüksek sesli okumada ve tarif etmede belki daha yakın tarihli bir süreci anlatır. Birikim eski olsa bile modern tebliğcileri yenidir. Ancak bu yeniliklerine rağmen daha sistemli olmaları üstelik finans, teknoloji ve akademik çevrelerle iş birliği geliştirmeleri yeni medeniyetin kurgulanma sürecinde bu tarafın daha önde olduğunu göstermektedir.

 

 

 

 

 

 

YEDİNCİ SEZONU BEKLERKEN: BLACK MIRROR VE ALTINCI SEZON KRİTİĞİ

  Black Mirror’un izleyiciyi etkilemesinde rol oynayan temel nedenlerin başında hipere kaçmayan teknolojik ilerlemenin gündelik yaşantıya uy...